Son yıllarda gökyüzüne baka baka yorulduk… Bakışlarımız korkuya dayanıyordu; gelecek için kaygı duyuyorduk. Hemen her gün yağmur yüklü bulutların üzerimizde kümelenmesini bekledik.
Gökyüzüne çevrilen umut dolu bakışlarımız nihayet bizi sevince boğdu. Bu sevincin kaynağı, hasretini çektiğimiz yağmurdu.
Çatlamış toprakların, kurumuş nebatların sessiz yakarışı karşılık buldu. Boşalan barajlarımızın endişe verici durumu geride kaldı.
Bugünlerde sağanak yağışlara şahit oluyoruz elhamdülillah. Yağışsız geçen bir kışı geride bırakıp, ilk adımlarımızı attığımız baharı yağmurla karşılamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Gönül istiyor ki nisan yağmurları eskisi gibi olsun. Ne fazla ne eksik.
Kuraklık, yalnızca toprağın suya hasreti değildir; aynı zamanda insanın iç dünyasında yankılanan bir eksilmedir.
Susuz kalan her damla, aslında biraz da huzurumuzdan, bereket duygumuzdan eksiltir.
Ağaçların yapraklarında solgunluk, rüzgârın taşıdığı tozda bir yorgunluk hissedilir.
Şehir bile, o kalabalık ve bitmek bilmez devinimiyle, sanki susuzluğun gölgesinde biraz daha ağır, biraz daha düşünceli yürür.
İstanbul gibi kadim bir şehirde su, yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda medeniyetin taşıyıcı damarlarından biridir.
Tarih boyunca çeşmelerle, sebillerle, su yollarıyla anılan bu şehirde barajların doluluk oranının düşmesi, yalnızca teknik bir veri değil, aynı zamanda bir endişe kaynağıdır.
İnsan, böylesi zamanlarda doğayla kurduğu ilişkinin ne kadar hassas ve kırılgan olduğunu daha iyi anlar.
Kuraklık bize unuttuğumuz bir gerçeği hatırlatır: Tabiatla uyum içinde yaşamadıkça, hiçbir ilerleme bizi gerçek anlamda güvence altına alamaz.
Ancak ardından gelen yağmur… İşte o, yalnızca gökten düşen damlalar değildir. Yağmur bir müjdedir. Toprağın derinliklerine işleyen, çatlakları dolduran, suskunluğu bozan bir şefkat dokunuşudur.
İstanbul’un üzerine çöken gri bulutlar, ilk bakışta kasvet gibi görünse de aslında rahmetin habercisidir.
Rüzgârın sertliği, yağmurun ısrarı, doğanın kendi düzenini yeniden kurma çabasından başka nedir ki?
Haftasonu etkisini hissettiren soğuk ve yağışlı hava, kimi zaman sokakları ıslatıp insanları evlerine çekse de barajlara dolan suyla birlikte içimize de bir ferahlık bıraktı. Yüzde 71,7’ye ulaşan doluluk oranı, sadece bir rakam değil; geleceğe dair yeniden yeşeren bir umuttur. Her damla, yarının daha güvenli, daha huzurlu olacağına dair sessiz bir vaattir.
Yağmurun sesi insan ruhuna iyi gelir. Camlara vuran damlaların ritmi, sanki içimizdeki karmaşayı yatıştırır. Toprağa düşen her damla, yalnızca doğayı değil, insanın iç dünyasını da besler.
Kuraklığın sert yüzüyle karşılaştıktan sonra gelen bu yağışlar, şükrün ne demek olduğunu daha derinden hissettirir. Çünkü yokluk görülmeden varlığın kıymeti tam anlamıyla bilinmez.
Belki de bu yüzden, yağmurun ardından gelen doluluk haberi yalnızca sevindirici değil, aynı zamanda öğreticidir.
Bize sabretmeyi, beklemeyi ve en önemlisi sahip olduklarımızın değerini bilmeyi hatırlatır.
Gökyüzünden süzülen her damlada bir lütuf, bir merhamet gizlidir.
Şimdi İstanbul’un barajlarında yükselen su seviyesiyle birlikte şehir de sanki yeniden nefes alıyor.
Bugünlerde ağaçlar biraz daha süslenmiş, nebatlar biraz daha yeşil, rüzgâr biraz daha serin, gökyüzü biraz daha anlamlı görünüyor.
İnsan ise bütün bu döngünün içinde hem acizliğini hem de umut etme gücünü bir kez daha fark ediyor.
